Breaking News

Popular News

Enter your email address below and subscribe to our newsletter

Karanlıkta Bir Yolculuk: Diyalog Müzesi

Share your love

Görmeden Görmeye Çalışmak

Hayatımda bazı anlar vardır, dönüm noktası gibi… Bir kelimeyle tarif edemem ama bilirim ki benden bir şey almış ve yerine bambaşka bir bakış açısı bırakmıştır. Hayatımda yaşadığım en etkileyici ve öğretici deneyimlerden biri olan  “Karanlıkta Diyalog” deneyimi tam olarak böyleydi benim için. İlk başta sadece bir müze gezisi gibi düşündüğüm bu deneyim, karanlıkla yüzleştiğim, kendimi sorguladığım, empatiyi en derinden hissettiğim bir yolculuğa dönüştü. Sadece görme engelli bireylerin dünyasını anlamakla kalmadım, aynı zamanda kendi duyularımı, sınırlarımı ve alışkanlıklarımı yeniden keşfettim. Deneyim öncesi bir şeyler hissetmiştim, ama içeride yaşadıklarım, hissettiğim her şeyden daha güçlü ve sarsıcıydı. Bu yazıda, yaşadığım bu deneyimin bana kattıklarını, gözlemlerimi ve farkındalıklarımı paylaşmak istiyorum. Karanlıkta Diyalog, bir anlamda bana her şeyin sadece gözle değil, tüm duyularla hissedilmesi gerektiğini öğretti. Şimdi, gözlerimi kapatıp o anlara geri dönüyorum ve size karanlıkta gördüklerimi anlatmaya çalışıyorum.

Deneyimimiz başlamadan önce ilk olarak bize birer baston verildi. Bize eşlik eden görevli Hasan Bey, içeri girince bir sıkıntı olursa hemen gelip bizi dışarı çıkarabileceğini, yalnızca seslenmemizin yeterli olacağını söyledi. Bu bilgi hem güven vericiydi hem de içimi biraz daha rahatlattı. Ama yine de bastonu elime aldığımda hafif bir korku hissettim. O anda elimdeki bastonun ağırlığı sadece fiziksel değil, ruhsaldı da. O bastonla artık görerek değil, hissederek yön bulmam gerekiyordu. İçten içe düşündüm: bu sadece birkaç saatlik bir deneyim benim için ama bazı insanlar için bu hayatın ta kendisi. İçeri adım attığım an her şey zifiri karanlığa büründü. Ne bir ışık süzmesi ne bir gölge… Hiçbir şey yoktu. Gözlerimi sımsıkı kapatmışım gibi ama kapalı değillerdi. O ilk an gerçekten çok korktum. ‘’Çıksam mı?’’ diye düşündüm. Gözlerim alışır sandım ama olmadı çünkü bu karanlık alışılacak türden değildi. Elimde bastonla nereye adım atmam gerektiğini bilmiyordum. İnsan karanlıkta sadece yönünü değil, özgüvenini de kaybediyor. O an, seslerin bir tek yol gösterici olabileceğini düşündüm. Oysa görme engelli bir insanın sesler sayesinde yaşadığı bu dünyada, seslerin gücü gözlerden daha etkili olmalıydı.

Birkaç adım attıktan sonra sesini duyduğum biri vardı: rehberimiz Mehmet Bey. Hayat dolu, güçlü, neşeli ve sıcacık bir sesi vardı. Bir ‘’merhaba, hoş geldiniz’’ demesinden bile anlaşılıyordu. O sesle birlikte adım adım ilerlemeye başladık. Mehmet Bey görme engelli ama enerjisi o kadar güçlüydü ki, karanlığın içinden gelen sesi bile güven vericiydi. Bize liderlik etmesi, içerideki sesleri, yolları, rampaları, köprüleri bu kadar iyi bilmesi beni inanılmaz etkiledi. Mehmet Bey’in bizi doğru yönlendirmesi, sadece onun bu dünyayı çok iyi bilmesinin bir sonucu değildi; aynı zamanda onun içsel gücünün ve özgüveninin bir yansımasıydı. İçerideki zorlukları en iyi o aşabiliyordu. O sırada bir park alanına geldik. Küçük bir köprü ya da rampa gibi bir şeyden geçtik. Kuş sesleri, çocuk kahkahaları, annelerin çocuklarına seslenişleri… Hayatın o renkli, neşeli tarafı sadece sesten ibaretti hepsi etrafımdaydı ama hiçbirini göremiyordum. O an içim tuhaf bir boşlukla doldu. Gözlerimizle gördüğümüz dünyayı bir anda sadece kulaklarımızla anlamaya çalışmak çok garipti çünkü renkli, canlı, cıvıl cıvıl olması gereken bir sahne vardı, ama ben sadece sesleri duyabiliyordum. O kahkahaları, koşuşmaları görememek… Oradaki çocuk kahkahaları içimi hem ısıttı hem burktu. Çünkü o kahkahaları duyuyorduk ama bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı göremiyorduk. Ne kadar eksikti… İnsan sesleri yalnızca işitince değil, görünce tamamlanıyormuş meğer. Duyup görememek çok garipti. O anın bana hissettirdiği boşluk çok uzun süre içimde yankılandı.

Sonraki durağımız vapurdu. Oraya doğru giderken kaldırımdan yürümeye çalışıyorduk ama önümüzde bir engel vardı: bir manav tezgâhı. Tezgâh kaldırımın neredeyse tamamını kapatmıştı. Bastonlarımızla dikkatlice dokunarak, nereye adım atabileceğimizi hissederek ilerlemeye çalıştık. O an fark ettim ki, bizler gündelik hayatımızda hiç düşünmeden geçtiğimiz yollarda, engelli bireyler için ne kadar çok engel yaratıyoruz. Bu, dışarıdan bakıldığında önemsiz gibi görünen bir detay bir manavın tezgâhını birkaç santim dışarı taşırması aslında bir başkası için ciddi bir ulaşım engeline dönüşebiliyor.

İşte tam da bu yüzden, kaldırımlar hepimizindir ama özellikle görme engelli bireyler için o kaldırımlar, birer yön bulma aracıdır. O yolların rastgele park edilen arabalarla, tezgâhlarla ya da herhangi bir eşyayla kapatılması onların bağımsız hareket hakkını elinden alıyor. Bu gibi durumlarda fark ettiğim şey şu oldu: “Biri mutlaka düzeltir” diye düşünmek yerine, o biri biz olabiliriz. Böyle bir ihlal gördüğümüzde ALO 153 Beyaz Masa hattını arayarak şikayet etmek, sadece bir vatandaşlık görevi değil, aynı zamanda empatiyle hareket etmenin de bir parçası. Sessizce geçip gitmek değil, fark edip harekete geçmek gerekiyor.

Tezgahtaki meyvelere dokunduğumuzda arkadaşlarımdan biri “Ay bu ne?” deyince, Mehmet Bey bir anda “Kız o nar!” diye cevap verdi. Biz gözümüz kapalıyken dokunduğumuz şeyi tanıyamamışken, o sadece dokunarak tanıyabiliyordu. Görme engelli bireylerin dünyasında dokunmak, bizim için görmek kadar güçlü ve anlamlıydı. Bu farkındalık beni çok etkiledi. O an, gözlerim kapalı olmasına rağmen, parmak uçlarımın her bir detayı hissettiğini fark ettim. Bir narı tanıyabilmek, sadece görme ile değil, yaşamı tüm duygularla hissetme gücüyle mümkün oluyordu. Görme engelli bir insan için dokunmak, bizim için görmek kadar güçlü, anlamlı, yaşamın bir parçası ve her şeyin bir anlamı vardı.

Daha sonra bir vapura bindik. Vapurun sallanışı, nereye basacağımı, neye tutunduğumu, nereye oturduğunu bilememek beni tedirgin etti. Görmeden bir araca binmek başlı başına bir cesaretmiş. Vapurdaki sohbetler, bir arkadaşımızın söylediği şarkı, içimizi ısıttı. Göz göze gelemesek de yürekten bir bağ kurduk o karanlığın içinde. O an, her şeyin sadece görmekle ilgili olmadığını fark ettim. Paylaşmak, sesle bağ kurmak, hissetmek bazen her şeyin önüne geçiyor.

Gözlerim yavaş yavaş karanlığa alışmaya başlamıştı, Mehmet Bey’in sadece sesini duyarak ona güvenmeye başlamıştım. Sesi karanlığın içinde tek dayanağım haline gelmişti orayı ondan daha iyi bilen biri yoktu. Belki ona güvenmemin sebebi bu bilinmezlikte sadece onun sesiyle yön bulabilmemdi belki de çaresizliğin getirdiği bir güven duygusuydu bu…

Bir sonraki durağımız sinemaydı. Koltukları bulmak gerçekten zordu. Ben koltuğa oturduğumu sanıp araya oturmuşum, bir anda yere düştüm. Mehmet Bey esprili bir şekilde “Kör müsün kızım?” dediğinde O an gerçekten komik ve samimiydi. O esprinin içinde bile bir mesaj vardı aslında. Hepimizi güldürdü. İçeride yaşanan her zorluk, Mehmet Bey’in esprili yaklaşımı sayesinde hafifliyordu. Sinemada görme engellilere özel betimleme yapıldığını öğrendik. Biz sadece beş dakikalık bir betimleme dinledik, ama o beş dakika bile bir sahneyi gözünde canlandırabilmek için ne kadar ayrıntıya ihtiyaç olduğunu gösterdi. Bu insanlar sinemaya gittiklerinde filmde olan biteni görmüyorlar ama birinin anlattığı ayrıntılar sayesinde hayal etmeye çalışıyorlar. Bu da ne kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olmaları gerektiğini gösteriyor. O betimlemeler olmasa, o insanlar neyi izliyorlar, nasıl anlıyorlar?  Bizim için sıradan olan bir film, onlar için bir hayal yolculuğu haline geliyor.

Karşıdan karşıya geçmeyi de deneyimledikten sonra trene bindik. Mehmet Bey hepimizi koltuklara tek tek oturttu. Taksim anonsunda ineceğimizi söyledi ama tren içindeki ses karmaşası çok fazlaydı. Durağın anonsu çok kısıktı ve anlaşılmıyordu. Mehmet Bey bu gibi durumlarda yetkililere haber verilmesi gerektiğini söyledi. Çünkü görme engelli biri için hangi durakta ineceğini anlamak neredeyse imkânsız. Bu detayı duymak bile içimi burktu. Bizler için sıradan olan şeyler, onlar için plan gerektiren mücadeleler aslında. İnsan, çevresindeki küçük detayları ne kadar gözden kaçırdığının farkına varınca, başkalarının dünyasında yaşadıkları zorlukları daha derinden anlamaya başlıyor. Bu gibi detaylar, görme engelli bireylerin yaşadığı zorlukları çok daha net bir şekilde gözler önüne seriyordu.

Son durağımız bir kafeydi. Burada amaç görmeden alışveriş yapmanın nasıl bir deneyim olduğunu anlamaktı. Paraların boyutundan değerlerini ayırt ettiklerini öğrendik. Hatta bir uygulama sayesinde parayı kameraya göstererek kaç lira olduğunu duyabiliyorlarmış. O an anladım ki, hayatın her alanında onlar için bir çözüm üretilmiş ama biz ne kadar farkındayız? Görmenin olmadığı bir dünyada teknoloji de bir umut olabiliyor. Bu pratik detaylar, görme engellilerin ne kadar donanımlı ve çözüm odaklı yaşadığını gösterdi. Görme engelli olmak, dünyaya daha farklı açılardan bakabilmeyi gerektiriyor. Bir şeyleri yapabilmek için sadece fiziksel değil, zihinsel anlamda da büyük bir esneklik gerekiyor.

Kafede Mehmet Bey’le sohbet etme fırsatımız oldu. Herkes sırayla, içeride neler hissettiğini anlattı. O an içimden geçenleri sesli bir şekilde ifade etmek gerçekten zordu. Karanlıkta yaşadığım o yoğun duygu hâlini, boğazıma düğümlenen kelimelerle anlatmaya çalıştım. Biraz utangaç, biraz da tedirgin bir şekilde duygularımı paylaştım.

O anı yaşarken şunu da fark ettim: Orada bulunan herkes, sadece gözlerini değil, iç dünyasını da kapatıp yeniden açtı sanki. Ve içimizde bir yerlere dokundu bu deneyim. Göremediğim bir dünyada ses, insanın pusulası haline geliyordu.

Kafeden çıkmak üzereyken, o tanıdık ses yine yankılandı. Mehmet Bey önde, biz arkasından yavaşça ilerledik. Dışarı çıktığımızda, gözlerimiz bir süre ışığa alışamadı gün ışığı gözlerimi kamaştırmıştı. Ama sanki sadece gözlerim değil, ruhum da ışığa alışmaya çalışıyordu. İçeride geçirdiğim süre boyunca görmenin yokluğunu çok derin hissettim ama bu bana başka duyularımı daha derinden kullanmayı öğretti. En önemlisi de empati duygumu keskinleştirdi. Görme engelli bireylerin karşılaştığı en basit engeller bile hayatlarını ne kadar zorlaştırabiliyor. Bir kaldırıma park eden araba, bir tezgâh, düşük sesli bir anons… Bu detaylar artık hayatımda bambaşka bir yere sahip.

İçeride geçirdiğim süre boyunca zaman durmuş gibiydi. Ama dışarı çıktığımda hayat hızlıca akmaya devam ediyordu. Ama bir farkla: Artık hiçbir şey aynı değildi. Biz ışığa tekrar alıştık, kendi dünyamıza geri döndük. Ama Mehmet Bey hâlâ aynı karanlığın içinde… Her gün. Her an. Ve bunu kabullenmiş, buna uyum sağlamış, bu haliyle hayat dolu bir insan olmuş. İçimde bir burukluk hissettim. O çoktan alışmış olabilir ama ben henüz veda etmeye hazır değildim. Oradan ayrılırken içimde kalan şey sadece karanlık değil, aydınlık bir farkındalıktı. O an anladım ki, biz aslında her gün, gözlerimiz açık ama farkındalığımız kapalı şekilde yaşıyoruz. Oysa onlar, göremeseler bile hissederek yaşıyorlar. Ve bu hissetme hali, bazen bizim görmemizden çok daha kıymetli…

Bu deneyim bende sadece empati yaratmadı, sorumluluk da yükledi. Artık kaldırıma araba park etmiş biri gördüğümde ya da yaya yoluna tezgah açılmışsa sessiz kalmamayı biliyorum. 183’ü aramam gerektiğini biliyorum. Gözümle gördüğüm şeyler dışında görmediklerimi de fark etmeye başladım.

Bu arada en çok merak ettiğim ve girmek istediğim alan aslında Sessizlikte Diyalogtu. Çünkü benim kardeşim yaklaşık altı yıldır işitme cihazı kullanıyor ve %50 işitme kaybı var. Tamamen duymuyor değil ama cihaz olmadan konuşmaları net duyamıyor. Fakat hâlâ kabullenebilmiş değil. Kimsenin cihazı görmesini istemiyor. Onu oraya götürmek istiyorum. Belki de hiç duymamayı deneyimlediğinde, cihazın ona sunduğu dünyayı daha farklı görebilir. Belki bu deneyim onun fikrini değiştirir, cihazı utançla değil, yaşamını kolaylaştıran bir destek olarak görmeye başlar. Karanlıkta Diyalog bana çok şey kattı, ama Sessizlikte Diyalog’a da mutlaka gitmek istiyorum. Çünkü ben anladım ki, gerçekten anlamak için yaşamak gerek.

Karanlıkta Diyalog, karanlığı anlatan bir deneyim değil. Aksine, karanlıkta bile hayatın nasıl aydınlık olabileceğini anlatan bir yolculuk. Görmek için sadece gözlere değil, kalbe ve zihne de ihtiyaç olduğunu hatırlatan bir deneyim. Ve ben o karanlıkta çok şey gördüm… belki de ilk defa gerçekten gördüm.

Karanlıkta Diyalog’un bana gösterdiği en büyük şey; görmenin sadece gözle olmadığını, duyuların çok daha fazlası olduğunu ve asıl engelin bedende değil, zihinlerde olabileceğini fark ettirmekti. Bu deneyimi herkesin bir gün yaşaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü yaşamak, izlemekten ya da dinlemekten çok daha öğretici. Ve bazen en karanlık yerde, insan kendini en çok orada buluyor.

Hazal Şimal Bingöl

Reklamcılık Bölümü Öğrencisi

Împărtășește-ți dragostea
webadmin
webadmin
Articole: 5

Lasă un răspuns

Adresa ta de email nu va fi publicată. Câmpurile obligatorii sunt marcate cu *

Stay informed and not overwhelmed, subscribe now!